Sen bir şehre daha ilk adımını atmamıştın. Çocukların bela diye bildiği sukuttan gelişi güzel yürüyüşünle geçiyordun. Gölgene bakmaktan başka büyük bir cesareti gösteremediğim zamanlardı. Bu papatya sarılarından, biçimsiz yollardan ayrılma fikrimi erteleme nedenimi bana sebepsiz gülmelerin sayıyordum. Kalbimi özenle iyileştiriyor gibi sayılabilirdi bu. Bu, bu yüzden benim sahici bir hüzne karşı muhalif duruşumu güçlendiriyor. Sen bir şehrin kir ve çöp kokan taraflarının bir insanın gününü nasıl mahvedeceğini bilmiyordun. Bilmiyordun bir deniz ile bir kalabalığın birbirine nasıl zıt sevgiler taşıdığını. Yılgın adımlarımla gerinde durduğum zaman, senin, hayatı neresinden tutuğunu bulabileceğime inanıyordum. Sanki herkesin kurduğu cümleyi sen başka türlü kuruyordun ve diliyordum ki senin hakkında söylenenleri birileri de benim hakkımda söylemiş olsun. Ve diliyordum ki benim hakkımda da güzel cümlelerini kurmuş olasın.
Sana beni anlama dersem sakın üzülme. Bil ki tüm tanımalar aldatıcı bir vuruştur. İkimizin toplamına hain ayrılıklar düşürebilir. Ve bu onulmaz bir sancının başladığı ilk yerdir. Bu yüzden beni bu odalarda her defasında terk edeceksen git ve sakın üzülme. Sakın erteleme.
Öyle şehirler vardır ihmal edilir ay ışığı ve karanfil ve kadın. Nice tozun yuttuğu kaldırımlara bağıran olmaz. Nice şehirlerin içinden geçilir, geçilir de sular yoktur. Yoktur da gözlerinizi bir yağmura okşatamazsınız. Küfrün ve isyanın ortasında salâvata tutarak sıkışık otobüs yolculuklarında ezilirsiniz. Ümit ve korkunun büyük çelişkisinin içinde en çok başı dönen de ‘kadın’dır. Karanlık erken çökerse bir kadın bunu tehdit sayar, tek başına taksiye binecek cesareti bir saat düşünen yine bir kadındır. Ve bir şehirde hayatının en çok ertelemesini yapan yine bir kadındır.
İçim gitmişti o çocuk ayakkabılarını vitrinde gördüğümde. İçimde sığamayıp duran, durmadan yaralanan çocuk sesini |